31 Aralık 2010 Cuma

yeni yıl, yeni yıl, yeni yıl, yeni yıl sizlere mutlu olsun...

Sevgilime ilk kargo ve yeniyıl kartımı yolladım. Kargom ulaştığı zaman o kuşun yerinde olmak istedim.



Evimizi süsledik.







Tırnaklarımı süslendim.



Aslında kendim bir yılbaşı kurabiyesi tarifini deneyecektim ama markette Dr.Oetker'in hazır karışımını görünce almadan edemedim. Yanında bir de süsleme glazürünü aldım.



Ve kurabiyeleri yaptım. Gingerbread adamlarım sevinçten halay çekiyorlar :)



Mis gibi airwick winter kokusu evi sardı. Kurabiyelerin yanına, tarçınlı çay eşlik etti.



Peçetelerimi kullanmazsam olmaz tabi.



Geyiklerimi yakama taktım, geyiğimiz bol olsun diye :)



Ağacımın altına, geyikli köşeme kurulacağım birazdan.




Ve şimdi sevgilimle konuştum :) E daha ne olsun.

Hepinizin yeni yılı kutlu olsun! İçinizden geçen tüm dilekler gerçek olsun!

Çoook mutlu, biten yıldan daha mutlu, pespembe bir yıl yaşamanız dileğiyle...

Sevgilerimle ;)

30 Aralık 2010 Perşembe

yanıyor mu yeşil ağacın lambası yar?..

Geçen sene pembe bir ağacım olsun istemiştim ama bulduğum halde almadığım için pişman değilim. Klasik yeni yıl renklerinden vazgeçemedim.


Bu seneki ağacımızı daha çok sevdik. Nedeniyse süsleri tabi. İyi ki yapmışım :)

24 Aralık 2010 Cuma

büyülü müyülü bir çay...

Geçen gün markette bir anda gözüme Büyülü Bohça ismi çarpıverdi. Deneyeyim bakalım ne kadar büyülüymüş Büyülü Bohça Chai dedim. 4 tane daha çeşidi vardı ama içeriklerini şimdi hatırlayamadım.



Eve gelince hemen açtık, denedik. Önce paketinin kağıt değil de tül gibi olması dikkatimizi çekti. İpi paketin içinde ve çekip çıkarıyorsunuz. Pek bir janjanlı.

Aslında alırken beni cezbeden içeriğindeki rooibos oldu. Daha önce severek tükettiğim rooibos çayını uzun süredir raflarda göremiyordum.



Lezzetine gelecek olursak lohusa şerbetinin biraz daha az baharatlısı, kırmızı olmayanı diyebilirim. Kokusu bana direkt lohusa şerbetini çağrıştırdı. Sanırım bu kokuyu veren kakule, tarçın ve karabiber. Bu ara 2 kere lohusa şerbeti içtim ve farkettim ki ben lohusa şerbetini seviyormuşum. Sıcak sıcak, baharatlı ne güzel bir lezzet lohusa şerbeti :)




Sonuç olarak sevdim ben bu çayı. Umarım ömrü uzun olur.

23 Aralık 2010 Perşembe

I ♥ google earth...

Durup durup sevgilimin yanına gidiyorum, geliyorum :) Gezip geliyorum 1249 hatta daha fazla uzağımı. Çok uğraştım ama hiç belli olmayan adresten buldum kışlayı. Bir kaç facebook grubundaki fotoğrafın ve kargocunun yardımı dokundu. İyi ki askerler fotoğraflarını yüklemişler o gruplara. Nerede yatıyor, nerede oturuyor görebiliyorum :) Yaa çok merak ediyorum ne yapayım.

Google earth çok sevdiğim bir aktivite. Evet aktivite :) Aynı heyecanla geziyorum senelerdir. Merak ettiğim yerlere gitmiş kadar oluyorum. Bazen kardeşimle okyanusta küçük adacıklar arıyoruz, hayat var mı bakıyoruz.

Ah bir de denizlere bakarken kıyıdan uzaklaştıkça paniklemesem, açık denizlerde o büyük balıklar çıkıp beni yutuvereceklermiş gibi, boğuluyormuşum gibi hissetmesem. "Şu karaltı balina olabilir mii", "kaç kaç kaç" nidalarım art arda sıralanıyor. Yalnızsam direkt çarpıya basıyorum. Kaşınıyorum ama. Amacım balık görmek, tabiki korkacağım. Hem yazın denizde arkadaşımla dubalarda sohbet ederken farkettim, yalnız değilmişim :)

Ve şimdi bir cesaret tek gözümü kapatıp gittiğim Ducie adasındayız. Güney pasifik okyanusunun göbeğinde iğne ucu gibi bir yer.



İşte böyleee. Hadi ben geri taburuma döneyim :)

17 Aralık 2010 Cuma

seramik ağaç süslerim...

Seramik ağaç süslerim bittii. Hatta uzun zaman oldu biteli ama bir türlü fotoğrafını çekememiştim.

Yeni yıla girmeden göstereyim artık değil mi :)



Bu sene düşündüğüm gibi süslerimi kendim yaptım. Şimdi bu mutlulukla süsleyebilirim ağacımı :)

Bobby_Helms - Jingle bell rock

15 Aralık 2010 Çarşamba

düş, düşünce, düşününce...

Ben buradan mum yaksam o soğuğu bastırır mı acaba? Ankara gibi soğuk değil dese de ben emin olamıyorum hissetmeden. Eğer üşürse düşüne, düşüne, çok yoğun düşünerek, üşümesini engelleyebilir miyim?



Ellerimi ısısına tutsam, O'nun da elleri ısınsa düşünce gücüyle.



Bir düş, bir düşünce işte.

Bugün birliğine teslim oldu. "Şimdi ne yapıyor acaba" diye düşünmekten kendimi alamıyorum.

11 Aralık 2010 Cumartesi

Pinky'nin hava raporu...



Dün geceden beri aralıklarla yağmur yağıyor ve bütün hafta yağmaya devam edecekmiş. Az önce güneş açtı ama yağmur hala ince ince devam ediyordu. Fotoğraf az önce çekildi.

Bu havalarda en cici ev kıyafetlerimi giyip film seyretmeyi, kitap okumayı, battaniyeye sıkı sıkı sarılmayı seviyorum.

Sizin oralarda hava nasıl, kar yağdı mı, yerlerde birikti mi?

Ben neredeyse çeyrek asırlık hayatımda toplasan 5 kere kar görmemişimdir. Eğer bu aralar karla oynar, keyiflenirseniz benim için de oynayın olur mu? Keyfiniz yerinde olsun.

Ve sokakta yaşayan hayvanlarımız için biraz yiyecek ve bir kap su koyup, suyun içine donmaması için birkaç damla yağ damlatmayı unutmazsanız sevinirim.

Mutlu haftasonları (*^_^)

10 Aralık 2010 Cuma

beklenen gün geldi çattı...



Sevgilimin askerlik durumu belli oldu artık. Erzurum Palandöken'de kısa dönem askerlik yapacak.

Bildiğiniz üzere karlı, kışlı, soğuk bir memleket Erzurum. İkimiz de orada hiç bulunmadık, iklimini yaşamadık, bilmiyoruz. Sevgilim yaşayacak, ben de anlattıklarından yaşadıklarını hissetmeye çalışacağım. Küçülsem, parmak kız olsam, cebinde taşısa beni keşke :)

Allah kolaylık versin, güç versin sevgilime ve tüm askerlere. Herkes hayırlısıyla görevini yapsın ve sağlıklıca dönsün evine inşallah.

*Görsel şuradan alınmıştır.

8 Aralık 2010 Çarşamba

you can't catch me, i'm the gingerbread man...



Ağacımın süslerini yaparken neden küçüğünü kolye yapmayayım diye düşündüm ve hemen minik bir gingerbread man yaptım. Aslında hep ağaç süsü ve kolye ucu niyetine şeyler yaptım. Bakalım, bittikçe göstereceğim.

Kolyem hazır, süslemelerim de yakında başlar. Cıvıl cıvıl dekorasyonları, heyecanı yeter bu zamanların. Tek burukluğu sevgilimin yeni yılda asker olacak olması. Güzel düşünelim, güzel olsun (*^-^)

Mindi Abair - Gingerbread Man

Zenit ve Lubitel...

Bugün dayımın fotoğraf makinelerini göstereceğim size. Fotoğraf çekmeyi çok severmiş dayım. Şimdi yaşasaydı bu teknoloji aklını alırdı eminim.

Anneannem makineleri bize getirdiğinde çok mutlu olmuştum. Hala mutluyum ama kardeşimle paylaşamıyoruz. İkimizde zaman makinesiyle geleceğe gitmiş insanlar gibi inceliyoruz makineleri :)

Bu Zenit 122,



Ve bu da Lubitel 166 B.



Bu makine tepeden bakmalı bir makine. Hani eski Türk filmlerindeki gibi :)



Tepeden bakınca görüntü işte böyle.



Şimdi ben bu makineleri kullanmak istiyorum ama nasıl kullanacağımı, ne tür film almam gerektiğini bilmiyorum. Hem hala film satılıyor mu acaba? Bir fotoğrafçıya gitmeyeli seneler oldu. Hatta fotoğraf bastırmayı bile unutmuştuk ama Teknosa fotolab kampanyalarıyla hatırlattı.

Şimdi tek isteğim makinelerimizi kullanabilmek, güzel fotoğraflar çekebilmek. Makinenin kokusunu burnumda hissetmek. Gerçekten Zenit'in çok belirgin demir, deri kılıf karışık bir kokusu var.

İşte böyle anlayan, bilen, kullanan varsa ve birkaç bilgi verirse sevinirim :)

aslında kısaca bahsedecektim...

Çok güzel, çok şirin bir diziyi izledim, bitirdim. Dizi dediysem bizimkiler gibi yüz küsür bölüm değil, 16 bölüm ve her biri bir saat. Hiç bitmesin istedim. Kaç gündür her boş vaktimde kendimi dizi izlerken buldum.



Dizi dizi deyip duruyorum, adını yazmıyorum. Dizinin adı Personal Taste. Lee Min-Ho ve Son Ye-Jin adlı oyuncular esas oğlan ve esas kızı canlandırıyor. Son Ye-jin'i daha önce A Moment to Remember adlı filmden hatırladığımı ve o filmi çok beğendiğimi belirtmeden geçmeyeyim.



Şimdi ben ne desem spoiler olur. Kısaca romantik-komedi diyebiliriz. Aşk, entrika, yanlış anlaşılmalar, sevenleri ayırmalar... Hepsi bu dizide :p

Uzun süredir Kore sinemasına merak sardım Seyhan sayesinde. Bu diziyi de O'nun şu postundan hemen sonra izlemeye başladım. Kore sinemasına ilgim kaç sene önce Trt sayesinde olmuştu ama Seyhan tavsiyeleriyle devamını getirmemi sağladı. Teşekkürü bir borç bilirim :)

Trt'de ne izlediğime gelecek olursak belki siz de rast gelmişsinizdir, Saraydaki Mücevher adında geleneksel Kore kültürünü, mutfağını, tıbbını ve saray hayatını anlatan bir diziyi izliyordum severek. Kore kültürü işte o zaman ilgimi çekmeye başlamıştı. Şimdi Uzak Doğu'yu hepten merak ediyorum.

Ayrıca izlediğim bir sürü filmden sonra söyleyebilirimki drama konusunda gerçekten çok başarılılar. Tavsiye ederim, kaçarım :)

30 Kasım 2010 Salı

ben bugün...



Fotoğrafların arkasına tarihlerini yazdım.

Yaz anılarımın hepsini sırasıyla dizdim albüme, bakıp bakıp iç geçirdim. {Anı dondurmak güzel şey}

Yeni gezilerin hayalini kurdum.

Bir büyük poşet balık krakere hücum ettim ara öğün niyetine ama yok canım mümkün değilmiş hepsini yemem, ilk çeyrekte pes ettim.

Güzel eller gördüm, tiyatro izledim.

Odamın tozunu attırdım.

Arada gaipten sesler duydum adımı çağıran O_o

Ve sabahtan şu saate kadar şurayı dinledim, güzel sesler duydum.

Şimdi gidip elmalı turta yapmalıyım. Ayh bu evin işi hiç bitmiyor :P {Laf söyledi balkabağı}

24 Kasım 2010 Çarşamba

su yeşili ve açık mavi ojelerim...

Ben bu ara oje karıştırmaya da merak sardım. Burada bulamadığım renkleri kendim yaptım.

Tamam o bildiğimiz markaların renklerinin aynısı olmadı ama tam istediğim gibi bir su yeşili elde ettim. Fotoğraflarda tonu biraz açık bile çıkmış.



Tek yapmam gereken koyu kıvamlı bir beyaz ve bir yeşil oje almak oldu. Sonra onun içine 4-5 damla mavi, 10 damla yeşil ekledim. Oldu güzel bir su yeşili.



Aynı şekilde daha önce mavi de yapmıştım. Hani iki post aşağıdaki ojem. Bunda da yine beyaza 4-5 damla lacivert damlattım, çok şirin bir mavi elde ettim.



Bunlar da yanyana gelmiş halleri.



Ayrıca bu lacivertte kendi başına çok güzel bir renk. Geçen kış çoğunukla bunu ve siyahını kullandım.

Yapımda emeği geçen Alix Avien 217 (yeşil) ve Alix Avien 163 (lacivert) 'e çok teşekkür ediyorum :)

23 Kasım 2010 Salı

mini mini bir mim donmuştu, pencereme konmuştu...

Sevgili Unicorn mimlemiş beni. Tekrar teşekkür ederim, çok sevdim bu mimi :) Uzun süredir böyle sorulu cevaplı bir mim almamıştım.

Yaparken düşündüm, taşındım, birazda kaşındım. Bakalım ne cevaplar vermişim.

1-En sevdiğiniz kelime : Sevgilim.

2-Nefret ettiğiniz kelime : Turanj, oranj.

3-Ne sizi heyecanlandırır? : İşaretler ve mucizeler.

4-Heyecanınızı ne öldürür? : Heyecanıma ortak olunmaması veya heyecanımın anlaşılmaması.

5-En sevdiğiniz ses : Doğanın sesleri.

6-Nefret ettiğiniz ses : Fren sesi, ambulans sesi, düşen bir şeyin sesi, kalabalık ortamlardaki uğultular, bağırışmalar.

7-Hangi mesleği yapmak istemezsiniz? : Madencilik. (Allah kolaylık versin, sabır versin madencilere)

8-Hangi doğal yeteneğe sahip olmayı isterdiniz? : Uçmak isterdim, rüyalarımdaki gibi kollarımı kurbağa yüzer gibi yaparak uçmak isterdim.

9-Kendiniz olmasaydınız kim olmak isterdiniz? : Dünyaca tanınan süper yetenekli bir sanatçı. Ama biraz aç gözlü bir sanatçı. Sanatın her dalından anlıyor :)

10-Nerede yaşamak isterdiniz? : Anguilla adasında.

11-En önemli kusurunuz : Böyle adlandırmayı sevmiyorum ama sakarlığım. Biraz tezcanlıyım.

12-Size en fazla keyif veren kötü huyunuz : Zaman zaman çıkagelen tatlı düşkünlüğüm. Yerken iyi ama :)

13-Kahramanınız kim? : Mustafa Kemal Atatürk.

14-En çok kullandığınız kötü kelime : Ne bileyim. (Böyle söylediğimde bana umursamazca davranıyormuşum gibi geliyor,kızıyorum kendime.)

15-Şu anki ruh haliniz : Cevabı dört kere değiştirdikten sonra diyebilirimki, gel-gitli yani değişken.

16-Hayat felsefenizi hangi slogan özetler : Anı kaçırma ve anı yaşa.

17-Mutluluk rüyanız : Sevdiklerim etrafımdayken bulutların üstünde gibi mutlu ve huzurlu bir hayat.

18-Sizce mutsuzluğun tanımı : Yolunda gitmeyen işler ve hayalkırıklıkları.

19-Nasıl ölmek isterdiniz? : Acısız, kansız, silahsız, huzurla.

20-Öldüğünüz zaman cennete giderseniz Allah'ın size ne söylemesini istersiniz? : Ooo Pinky hanımlar da gelmişler, hoşgelmişler. Kanatlarınız size çok yakışmış :) Yazlığınız sağda, kışlığınız solda. Aileniz ve sevdikleriniz arkanızda. Kameraya gülümseyiin.

Eveet, bu kadarmış.

Şimdi gelelim benim mimlediğim bloglara.

Pofidik Şekerim
Tibet Diyarı
Seyhandan

Sizi mimledim, kolay gelsin :)

22 Kasım 2010 Pazartesi

yapımı devam eden seramik ağaç süslerim...

Geçtiğimiz yılbaşından sonra kendi süsümü kendim yapmaya karar vermiştim ama keçeden yapmak istemiştim. İnternetten istediğim keçeler gelmedi, burada hayalimdeki
renkleri bulamadım vs. derken yapma isteğim bayağı bir sekteye uğramıştı.

Amma velakin bu seramik hamurunu elime alınca seramikten süsler yapmak geldi aklıma. Ve şöyle şeyler çıktı ortaya. Tabi bunlar ham halleri. Kurudular ve boyanmayı bekliyorlar.



Ben bu şekilleri şablon kağıtlar kesip, hamurun üzerine şablonu koyup, bıçakla hamuru keserek elde ettim. Çok zor olmadı ama bu şekillerde kurabiye kalıpları olsaydı tıkır tıkır oluverirdi.



Boyama kısmı daha zevkli olacak sanırım. Boyayıp göreceğiz :)

Arada da 1 fincan, 2 gül, 2 pötibör bisküvi, 1 kitabım oldu aksesuar yapmalık. Nasıl sevdim ben bu işiii :)

Not: Söylemeyi unutmuşum, seramik hamurum şunun aynısı. Havayla kuruyor. Yaparken hafif ıslatılıp kuruması engellenebiliyor. Çok kullanışlı.

21 Kasım 2010 Pazar

işte geldim buradayım...

Aslında hep buradaydım.

Sevgilim buradayken çok fazla internete giremedim ve gidişiyle bir rehavet çöktü üstüme, yazamadım. Ama buradayım yani hayattayım.

Uzun süre kendi bloguma girmeyince ne diyeceğimi bilemedim :) Durun ben ısınma turları atadurayım iki ileri bir geri.


Fotoğrafın konuyla alakasına gelirsek bir alakası yok :) Her zamanki hali. En çok cupcake ve kurdela çizmeyi sevdiğimi anladım. Hatta bu fotoğraftakinin baş parmağı sabit kalırken, diğerlerinin pembe olması daha güzel oluyor. ♥Pembe gönlüm sende♥


Öyle işte.

Ojem renkli, içim biraz siyah-beyaz.

Ama çok şeker işlerle uğraşıyorum, hamurlar filan.

Pek yakında ;)

6 Kasım 2010 Cumartesi

şimdi hazırlık, yarın gezmece tozmaca...

Yirmi gün sonra (yook yok olmaz maç var), iki hafta sonra (yok canım daha erken de olabilir) iki gün sonra derkeen, sevgilim yarın sabah buraya geliyor :)

Bir anda oldu bitti plan yapıldı.

Ve evin altından girdik üstünden çıktık. Daha kaldırılmamış olan yazlıkların bir kısmını {daha içimizde yazlık, üstümüzde hırka türünde giyiniyoruz}, deniz takım taklavatlarını bir çırpıda kaldırdım {bikinilere, peştemallere veda demek bu}, sonra hoop bir temizlik, bir lavanta kokulu sular seller derken, daha şimdi bir mola verip oturabildim bir göz gezdireyim diye.


Bu tatlı tatlı uyuyan kedi fotoğrafı, sevgilimin bir önceki gelişindeki Kaleiçi gezimizden..

Birazdan çıkıp unuttuklarımı almam, mis kokulu kurabiyeler yapmam, olmadı sarma sarmam gerekiyor.

Ve asıl konu, bu ziyaretin sebebi sevgilimin askere gidecek olması. Daha 1,5 - 2 ay var ama ikimiz için de en uygun zaman buydu. Hem hava da çok güzel, tam gezmelik :) Yani işte güneş çok yakıcı, gölgeler serin. Sevgiliye valiz hazırlanırken yardımcı olmak adına çelişkili cümleler kurmamın sebebi budur.

Biraz gezeceğiz ama önce nerelere gitsek sorusuna cevap bulmamız lazım. Buralardayım ben yine :)

5 Kasım 2010 Cuma

remember remember the fifth of november...

İzlediğim en etkileyici filmdir V for Vendetta. Ve tabiki en sevdiğim filmler listesinin başındadır. Başarılı hikayesi ve oyunculuğuyla izlediğim ilk anda gönlümde taht kurmuştu.



V for Vendetta aslında Alan Moore'un yazdığı bir çizgi roman. Hikayenin çıkış noktası Guy Fawkes’un 5 Kasım 1605′de parlamento binasını barutla havaya uçurma girişimine dayanmaktadır. Girişim çünkü Guy Fawkes eylemini gerçekleştiremeden yakalanmış ve asılarak idam edilmiştir. Kahramanımız V, Guy Fawkes maskesi takan eski bir savaş kurbanıdır ve Guy Fawkes'in yarım kalan işini tamamlayacak yani intikamı alacaktır.



Zaman ve mekandan bahsedecek olursak, film geleceğin totaliter İngiltere'sinde geçmektedir.

Ve filmde konudan sonra beni asıl etkileyen Hugo Weaving hem oyunculuğu, hem de büyüleyici sesi ve mükemmel ingiliz aksanıyla V'ye şahane bir şekilde can verişidir. Henüz izlemediyseniz ve izlemeyi düşünüyorsanız kesinlikle orjinal haliyle dublajsız olarak izlemenizi tavsiye ederim.

"remember remember the fifth of november. the gun powder treason and plot. i know of no reason why the gunpowder treason should ever be forgot" -V-

voilà!

3 Kasım 2010 Çarşamba

ödül aldım...



Çok sevgili Unicorn bana bir ödül göndermişti geçtiğimiz hafta. Çok mutlu oldum. Tekrar çok teşekkür ederiyorum bana da bir ödül verdiği için :)

Ödülün kuralı gereği şimdi benim de 15 kişiye bu ödülü vermem gerekiyor. Ödül verilmesi gereken kişi sayısını arttırmışlar bu sefer sağolsunlar ama yine de sevdiğim blogları 15 kişiye indirmem çok zor. Bu yüzden bu ödülü beni okuyan herkese veriyorum :)

Beni okuyan, takip eden herkese sonsuz sevgiler...

ben yapmadım bilinçaltım yaptı...

Neyi mi?

Pembe gökyüzünü elbette. Çünkü herşey kendiliğinden gelişti.

Şimdi ben böyle bir kolye yaptım. Zamanlamasını kolye kendi yaptı.



Uzun zaman önce havayla temas edince kuruyan bir seramik hamuru almıştım. Bir şeyler yapmaya fırsatım olmamıştı ama geçen gün ilk defa elime aldım, oynadım oynadım, kuruyunca azıcık ıslatıp yine oynadım çocuk gibi, oyun hamuru oynar gibi. Çok güzel bir şeymiş. İnsan neler neler yapar isteyince.

Bir de böyle güzel bir boğaz manzarası satın almıştım :) Kafamda bir şimşek çaktı ikisini birleştirdi. Şimşekler hep ayırmazmış ortadan ikiye ↯



Seramik kuruduktan sonra akrilik boyayla boyadım. Sonra vernikledim ve o da kuruyunca kalbimi boğaza arka fon yaparak kolyemi tamamladım.

♥Çok sevdim ben bu işi.

İstanbul pembe kalbimde, ♥kalbim♥ İstanbul'da. Gerçekten...


*Kalbim gizli özne ;)

30 Ekim 2010 Cumartesi

büyük konuşma Pinky...

Çok fazla değil daha 1 ay önce oxford pabuçlar giydiğimde gözüme kötü gözüküyordu. Hem bileklerim içinde yüzüyor gibi görünüyordu, hem de topuksuzdu gördüklerim. Ayakkabı, bot, çizme alırken benim için ilk kriter ayakkabının bileğimi sarmasıdır, bu yüzden çok zor alışveriş yaparım.



Neyse efendim bunları görünce bir de topuklusunu görünce bir deneyeyim dedim ve çok hoşuma gitti. İlk defa kahverengi ayakkabılarım oldu çünkü kahverengi giymeyi pek sevmem. Ama ayakkabı ve çantayı kullanıyorum şimdi. Alıştım sanırım :)



Sonra çantayı gördüm. Çantayı ilk gördüğümde almadığıma pişman oldum çünkü hemen satılmış, kalmamıştı ama vitrindekini bana verdiler kendiliğinden. İstesem çıkartmazlardı haa.

Demek ki neymiş giymem, etmem diye büyük konuşmuyormuşuz :) Gün gelir hoşumuza gidebilirmiş. Zevkler değişiyor sanırım.

Meraklısına;
Ayakkabı: Flo - Tracy Co.
Çanta: Zara
Yüzük: Salı pazarı

26 Ekim 2010 Salı

bir fincan cupcake çizsem...

Ben yine kendime bir güzellik yaptım, mutlu oldum.

Öncelikle belirteyim çok iddialı değilim bu konuda. Eğitimini almadım sonuçta ama çok isterdim profesyonelce bu işle uğraşmayı. Şimdi sadece diğer hobilerimde olduğu gibi zevk için yapıyorum ve çok keyif alıyorum. Bu ikinci yaptığım yağlı boya tablom. Baktıkça mutlu oluyorum. Çok sevimli gözüküyor gözüme :) Ben yaratmadım ve yine yabancı bir ressamın tablosundan kopya çektim ve biraz renklerini değiştirdim.




Hatalarım vardır mutlaka, görüyorum bakınca bir şeyler hatta fotoğraf çekince daha belirgin görüyorum ama bunlar acemilik imzam olsun :) Bir yönetmen "imza niteliğinde bilerek bıraktım o hataları" demişti, şaka mı gerçek mi bilemeyeceğim.

Benimki gerçek :)

11 Ekim 2010 Pazartesi

istatistiki bilgilere göre...

Pamuk prensimiz Tibet'in anneciği güzel bir mim yollamış bana. Blogger'ın yeni hizmeti olan İstatistik bölümünden en çok okunan 5 postumuzu bulup, kısaca yorumluyoruz. Merakla kendi istatistiklerimi kontrol edip yayınlıyorum hemencecik.



İlk 5'im şöyle efendim;

1- gittikçe artan Jane Austen hayranlığım... : Hayranım işte o döneme, bu kadına, yaşadığı dönemdeki aşklara. Bu postu arayanların %90'ı dünyanın çeşitli ülkelerinden geliyorlar ve uyarlanan filmlerin resimlerini ararken beni buluyorlar. Jane Austen sevenleri görünce seviniyorum.

2- bir ağlarım, bir gülerim... : Bu postum da bir film postu ve yine beni resim ararken bulmuşlar. Bir gülüp, bir ağlayıp ve bir şaşırdığım 3 filmden bahsetmişim. Son iki film en çok sevdiğim filmler arasında.

3- yoksa sen o kağıtları çöpe mi atıyorsun?... : Ruhuma Derya Baykal girmiş ve atmamışım fiyat etiketlerini. Şimdi her kitabımın arası püskül püskül. Seviyorum püsküllerimi, ayraçlarımı.

4- ağrıdı dişim nanay, çok içmişim nanay... : Çok şekerli yemeyin, asitli şeyler içmeyin. Hem dişinize hem de bedeninize zarar ;) Diş tedavileri zor iş yahu. İğneyle kuyu kazmıştı resmen doktorum.

5- sırtımızda tarantula besleyelim... : Burada bahsettiğim tişörtten yaparsak oyuncak bir tarantula şart tabi :) Daha gerçekçi olur.

Eveet benim en çok ziyaret edilen 5 postum bunlardı. Bakalım Seyhan, Görkem ve Pofiş'in ilk 5'i neymiş. Sobee...

Peki biz nasıl yapacağız bu mimi derseniz şöyle anlatayım. Önce İstatistikler bölümüne giriyorsunuz. Sonra ön izleme bölümünden TÜMÜ seçeneğini tıklıyorsunuz. Hemen aşağıda en çok ziyaret edilen 5 postunuzu göreceksiniz. Hıh, işte onları biz de görelim bakalım :)

Lezzetli görünümüyle damaklara şenlik temsili istatistik pastasının kaynağı şurasıdır tık tık...

severek yediğim tek balık...

Balık severim ama 'ah bir balık olsa da yesem' demem. Zaten ölmüş balıklarla göz göze gelerek {brrr} yiyemiyorum. İlla yemem gerekirse kafa tarafına bakmamaya çalışırım. Tamamen duygusal.


Ama balık krakerleri hiç korkmadan yiyebilirim. Yerken 3-5 yaşında bir Pinky oluveririm. Fakat hemen ağzıma atıp çatır çutur yemem. Önce dişlerimle yatay olarak ikiye ayırırım, öyle yerim :D Bunu yapan çok insan olduğunu düşünüyorum. Hatta baktım facebookta grup bile açmışlar.



Aynı yatay dişleme işlemini çubuk krakere ve hatta havuca da yaparım. Havucun ortasında kalan tatlı bölümü tek başına yerim. Çocukluk alışkanlığı işte.

Siz nasıl yersiniz çok merak ettim :)