31 Ağustos 2010 Salı

bir başlangıç, bir beyaz bulut...



İnception'ı ikinci kez izledim bugün. Şiddetle tavsiye ederim. İlk izlediğimde çok etkisinde kalmıştım. Vizyona girdiği ilk hafta hiç fragmanını izlemeden, adını sanını bilmeden, Leonardo DiCaprio filmi güzeldir deyip sevgiliyle izlemiştim. İkincisinde arkadaşımla gittim, bir daha izlenir diye düşündüm. farketmediğim detayları farkettim.



Filmde aklıma takılan tek şeyi söylemeyeyim, spoiler olmasın. Ama başka bir şey söyleyeyim filmdeki düşünce yani dürtüp düşürünce uyanma benim rüyalarımda çok sık olur. Ayağım kayar veya yukarıdan bir yerden düşer, ayağımı yatağa sürtüp kendim durdurmaya çalışıyormuş gibi uyanırım. Size de olur mu?

Sonraa iki gün önce benim pamuk gibi bembeyaz bir kuşum oldu :) Yani aslında kardeşimin kuşu daha çok çünkü o aldı. Ben istesem alınmazdı. Canım Şeker'imden sonra çok üzülüp, aylarca ağlayınca annem eve böcek bile almayacağını söylemişti. Bak şimdi yine bağlandım. Aman, cik cik diyor bana şimdi :) Yakında konuşacağız bebişimle. Fotoğrafını koyamıyorum çünkü daha çok bebiş ve makineyle ürkütmek istemiyorum. Adını henüz koyamadık, düşünüyoruz bakalım.

Böyle tatlı tatlı günler yaşıyoruz. Yeni bir can geldi evimize tavuk kanadı kadar :)

27 Ağustos 2010 Cuma

ah merkür, hepsi senin yüzünden...

Tam yeni bir post yazmak için masaüstü bilgisayarı açıyorum(çünkü resimler orada), pc kapanıyor. Tekrar açıyorum, iki tıklıyorum, kapanıyor. Bilgisayar isyanlarda. Ama biliyorum hepsi merkürün suçu. Ne zaman gerilese bizim bilgisayara bir haller oluyor. Dengeler bozuluyor, iletişim kopuklukları oluyor böyle zamanlarda. Ama 12 eylülde düzelecekmiş, bunu hayra yoruyorum.



Şu anda üstümüzden bir deniz uçağı geçiyor. Bugün kaç kere geçtiğini sayamadım. Denize iniyor, su alıp yangına gidiyor. Önce belediye çöplüğü yandı, ardından Aksu ilçesinin Karaöz Beldesinde 100 hektar alan yandı :( Şimdi kontrol altına alınmış ve soğutuyorlar sanırım. Hava fırın gibi sıcak ve nemsiz. Güzel hava ama yangınlar olmasa daha güzel olacaktı.

Nerelerdeyim?



Günün yarısı denizdeyim, sonra uykudayım, kitaplarımdayım ve hatta bayram temizliğindeyim, gezmedeyim. Yüzüp yüzüp eve geliyorum ve uyuyorum. Deniz öğlene kadar dümdüz, hava nemsiz, toroslar berrak berrak gözüküyor. Rüzgar çıkmasa, sıcak bunaltmasa eve gelesimiz yok çoğu zaman.

Geçen gün denize girerken dizi dizi dizilmiş taşlara rastladım. Kim yapıyor peki? Annem :) Çok küçük olduklarından görünmemesinden midir, kimsenin dengeyi bozmak istememesinden midir bilemedim, taşlar uzun süre öyle kaldı. Denizde oynadığımız yetmiyor eve de getiriyoruz. Şimdi bu resimdekiler benim dengeli taşlarım :)

Peki sevgiliyle Side'de ikimizinde ayağına kadar kalpli taşları bulması ne olur?

Aşk olur ;)


Aşk dolu haftsasonları o zaman ;)

Özlemişim vallahi.

15 Ağustos 2010 Pazar

ah şu gelen yar olaydı, elinde nar olaydı...

Side'de yürüyorduk, bir mağazadan 'şu gelen yar olaydı, elinde nar olaydı. ikimiz bir gömlekte, yakası dar olaydı' sözlerini işittik. Ardından {sevgili} güle {ben} oynaya Apollon Tapınağı'na doğru yol aldık.

Dönüşte yine içinde 'nar' kelimesi geçen hatırlayamadığım başka bir şarkı çalıyordu. Side'nin anlamı nar demek, o mağaza ondan şarkıları özenle seçmiş olabilir. Şimdi benim aklıma şarkıyı düşürüp ve dinleyip gülümsememe vesile oldu o mağaza.




Ver ver ver ver, ver Allah'ım ver :)


Mutlu pazarlar :)

13 Ağustos 2010 Cuma

Sevgiliyle Side ve Manavgat gezimiz...

İstanbuldan geldiğimizde ilk önce sevgilim klima yüzünden hasta oldu. Phaselis gezimizden sonra da ben hasta oldum. Ah bu klimalar varlığı bir dert, yokluğu başka bir dert. Yaz günü bronşit oldum daha etkileri devam ediyor, tam iyileşemedim. Neyse işte kendimizi biraz toparlayınca kafamızdaki Side gezisini yaptık.

Ben çok küçükken gitmiştim Side'ye. Görünce biraz hatırladım gördüğüm yerleri. Annemin bana aldığı, benim başıma bağladığım pembe ve cıngıllı şeyi :)

Side'ye gitmek için Antalya terminalinden Manavgat otobüsüne biniliyor. Bindiğimiz otobüsün Side'ye giden servisi varmış. Manavgat-Side arası 2km, çok yakın.

Servisten inip az yürüyünce sütunlu caddede bulduk kendimizi. Sonra yol boyu agoraların yanından yürüyüp müzeye girdik.





Müze gerçekten çok güzeldi. Heykeller, lahitler, sfenksler, kullandıkları eşyalar, kandiller, koku şişeleri, yüzükler, kolyeler, küpeler, hatta iskeletleri, hepsi çok etkileyiciydi. Yaşadıklarına iyice emin oluyorsun. Efsanelerini şimdi aklımız almasa da, var olduklarını bilmek güzel. Taşların üstüne tarihlerini kazımaları çok güzel. Mesela adamın biri meslektaşlarının birlik ve beraberliği için bir sütun yapmış ve üstüne yazı yazmış. Sonunda da "mutluyuz" demiş. Adam mutlu :) Eee bize ne Pinky bundan demeyin. Aurelius duygusunu çook gelecekte birine aktarıyor, entersan değil mi? Sonra onları keşfetmek çok güzel. Bütün bunları bulanlar nasılda sevinmişlerdir.











Athena'nın heykeli ve Afrodit'in doğuşu.



Süslerine püslerine önem veriyorlarmış :) Bir de moda tekerrürden ibaret galiba. Takılar şimdi satılanlara benzemiyor mu? :)



Müzenin açık olan bölümünde Zafer tanrıçası Nike'ın heykeli ve heykelin altında kanadı, lahitler, lahit parçaları ve miğfer, zırh ve kılıç kabartmaları vardı.



Tarihi eser fazla gelmiş sanırım çünkü tuvaletlerin kapısında bile kullanılmış. Yada hemen yandaki atölyede imal edilmiş, bilemedik.

Eserlerin arasında gezen horoz kameralarımıza poz verdi.



Müzeden çıkınca ilk resimde görünen Vespasianus anıtının yanındaki kapıdan geçip tiyatroya gittik.

Side antik tiyatrosu 15.000 kişilik kapasiteye sahipmiş. Uzun süre orada durduk sanırım ama güneşin bağrında çok yandık, çook sıcaktı.



Sıcaktan bunalınca denize kaçtık.

Kumsalı ve denizi çok güzeldi. Yüzdük, yüzdük serinledik. Küçüklüğüm Lara'da geçtiğinden sanırım ince kum olan plajları seviyorum. Ama farkında olmadan eve çok kum taşıdığımızdan annem sevmez :) Artık kumdan arınmayı öğrendik, problem yok.



Plajda uzun bir zaman geçirdikten sonra Apollon Tapınağı'na gittik. Bir amcaya nasıl gideceğimizi sorduğumuzda bize elleriyle bazı sütun şekilleri yaparak "Şu üç tane taşı mı soruyorsunuz?" diyerek tarif etmeye başladı. -Yorumsuz-



Sonradan 5 tane sütun restore edilip ayağa kaldırılmış tapınağın bir köşesi. Turistler gün batımında burada fotoğraf çektirmek için sıraya giriyormuş. Gündüzleriyse yerdeki taşların üstüne çıkıp çıkıp fotoğraflar çektiriyorlardı. Tarihi esermiş filan dinleyen yok, yapmayın diyen hiç yok.




Bütün sıcağa rağmen, hatta delirten sıcağa rağmen çoook güzeldi. Güneş tanrısı Apollon yaktı bizi, kavurdu bizi. Bir dahaki sefere bende turistler gibi gün batımında gitmeyi düşünüyorum. Sevgilim çok sevinecek bu düşünceme :)

Dönüş yolunda çekçeklerle Manavgat minibüslerinin durağına gittik. Oradan da Manavgat'a gittik. Amacımız taze tutulmuş balık yemekti ama bize Manavgat çayı üzerindeki köprüde bir lokantayı tarif ettiler ve oraya gittik. Şimdi öğrendim ki o aradığımız balıkçılar Manavgat Şelalesi'ndeymiş. Aslında biz Manavgat Şelalesi'ne de gitmek istedik ama vaktimiz kalmamıştı. 20 dakikada bir geçen Antalya otobüsüne binip evimize geri döndük. Bir dahaki sefere artık ;)

Son olarak Antalya'ya gelirseniz mutlaka Side'ye uğrayın derim. Çok güzel bir yer, çok.

6 Ağustos 2010 Cuma

Sevgiliyle Phaselis ve Kemer gezimiz...

Ahh Phaselis... Cennet, cennet.



Antalya'nın merkezi bir noktasından hareket eden Tekirova-Phaselis otobüsleriyle gittik Phaselis'e. Otobüs giriş kapısına kadar bıraktı. Ve 8 lira ücret ödeyip (Müze kartı olanlara ücretsiz) girdik örenyerine. Çam ağaçlarının arasındaki yoldan, cırcır böceklerinin seslerini dinleyerek 10-15 dakika yürüdükten sonra tapınak tabelasını görünce yakınlaştığımızı anladık. Hemen arkasından da mezarlık tabelası ve deniz göründü.



Phaselis antik kentine hayran kaldım. Denizine, kumuna bayıldım. Yüzdüğüm en güzel denizdi. Herkesin mutlaka görmesi gereken bir yer.

Dünyaya çok önce gelseydim yani M.Ö. VII. yüzyılda filan kesinlikle Rodoslu olmayı isterdim. Ve o çobandan iki kurutulmuş balığa benim sevgilim satın almalıydı Phaselis'i, Lakious değil :)

Ben bedava mezar bulunca ne yaptım bilin bakalım. Girdim tabiki de :D Pozlar da verdim.



Taşların arasındaki kediyi görüyor musunuz? Nasılda oraların sahibi bir havası vardı o kedinin.



Tiyatrosu, pazarı, hamamları, caddesi ve 3 tane limanı vardı. Çok sevdim çok. Tam bana göreymiş :)



Sonra aynı yoldan gişelere yürüyüp, indiğimiz yerden Kemer otobüsüne binip Kemer'e gittik. Bayılmadan, serin ve deniz manzaralı Burger King'e attık kendimizi. Karnımız doyunca hemen karşısındaki plaja gittik. Kemer'in plajı güzeldi. Tek sorun bütün plajların şemsiyeleri file gibi olduğundan dolayı yarı gölge yapıyor ve hemen sıcaklatıyor. Hatta biz bronzlaşma konusunda ikoncanlarla yarışmış olabiliriz o gün :)





Ama günün süprizi Kemer'de yüzerken bir yarım metre boyunda bir caretta caretta suyun yüzeyine çıkmış, yüzerken bize bakıyordu. Az daldı, çıktı ve kafasını kaldırıp yine bize baktı. Çok açıkta da değildik, çok şaşırdık. Sonra derinlere daldı ve gözden kayboldu. Beni hiç ummadığım bir zamanda öyle güldürdüki o keretta arkasından çok baktım yine çıksın diye :) Ah keşke sualtı kameramız da olsaydı...

5 Ağustos 2010 Perşembe

tatilin en sevdiğim yanı Antalya'ya dönüşü...

Yani aslında tatil değildi bizimki. Hem düğün hem İstanbul gezisi oldu iki hafta öncesi. Düğün güzeldi, İstanbul'da güzeldi. Ve ben anladımki çok büyük ve kalabalık sanmışm İstanbul'u :) Herkesin tatilde olmasından mıdır nedir köprülerden 12 kere geçmemize rağmen (saydım) 2 dakika bile trafiğe yakalanmadık. Aslında 6 keresini metrobüsle geçtim :) Ama düğün mesai bitimine denk geliyordu ve yollar gayet açıktı, şanslıyız.

Peki neler yaptık.

Önce uçak korkumu yendik. Bu sevindirici çünkü havada görmek, motor sesini duymak bile tüylerimi diken diken ediyordu. Korkunun üstüne gitme yöntemi başarılı oldu.



Sonra kına ve düğün faslı geldi. Ve tekrar emin oldumki kınalar kesinlikle bana göre değil. Hem yorucu, hem üzücü... Düğünler güzel. Bütün kuzenler, dayılar, teyzeler oynayalım, eğlenelim, hatta davul bile çalalım oh ne ala :) Pastayla birlikte bir davul ekibi geldi, bütün hepimiz ritm tutturup davul çaldık, çok eğlenceliydi.

Düğün olup bitince bir kuzenin evinden diğerine geçtik. Sonra zaman kaybetmeden sevgiliyle buluştuk ve gezmeye başladık. Önce Taksim'e gitmek istedik. İstiklal'e girişimiz olaylı oldu. Adamın biri beni itince ona yer vermek isterken yerdeki su sandığım şey ayağımı kaydırdı ve aayyy çığlığıyla yere düştüm. Kendi düştüğüm yetmezmiş gibi elimi tutan sevgiliyi de düşürdüm. Neyse kalktık ayağa, kırık çıkık varmı kontrol ettik, yoktu. Elime bir baktım ki yağ içinde. Su değil yağ çıktı beni düşüren şey. cık cık cık...



Yola devam ettik. Gezdik tozduk. Ara sokaklara girdik çıktık, küçük beyoğlunu aradık bulduk.

Bir gün Eminönü, Mısır Çarşısı, Kapalı Çarşı, Sultanahmet, Tarihi Sultanahmet Köftecisi, Yerebatan Sarnıcı, Gülhane Parkı ve Galata Kulesi ve yine İstiklal caddesine gittik. Hepsine aynı gün gittik. Yürümekten ayaklarımız koptu, yara oldu, şişti ama çook güzeldi.

Resimdeki fincanlar Bihter ve matmazel fincanlarıymış ve Mısır Çarşısı'nda satılıyor. Bihter'in bir fincanını görmemiştim.

Tahtakale'ye gittik, hanları ve pasajları gezdik. Marpuçcular pasajı sırf boncukçuymuş dediler, baktııım baktım bulamadım aradıklarımı :(

Kapalı Çarşı'yı çok sevdim. Kumaşlara, gümüşlere, lambalara bayıldım. Fotoğraftaki kumaşçı Cemil İpekçi'nin güzellik yarışmasında Azra Akın'a elbise diktiği basmayı aldığı kumaşçıymış, amcanın yalancısıyım :) Ama çok güzel desenli tülbent kumaşları vardı.



Sultanahmet Köftecisi'nin gani gani mineralli suyundan içtik :) Köftesinden, helvasından yedik afiyetle.

Sonra birbirini kovalayan kuşları seyrettik. Hep çok güldürüyor beni bu kovalamacaları :)



Yerabatan Sarnıcı'nda padişah ve cariye kostümü giyip fotoğraf çektirdik :)

Galata Köprüsü'nden geçerken sanırım bir klipte figüran olduk. Kameranın yanından geçerken farkettik. Zaten o gün bütün fotoğraflara arka fon olduk :)

Galata Kulesi'ne bayıldım. Kanatlanıp uçmak istedim. Ayağım aralara kayınca uçacaktım neredeyse, zor durdum :)



Başka bir gün Nişantaşı'na, oradan Beşiktaş İskelesine gittik. Dolmabahçe Sarayı'nın kapısını çaldık. Swiss Otel'in Executive Lounge'ından manzarayı bir de yukarıdan seyrettik. Ardından Taksim'deki Ara Cafe'ye gittik. Balkan köftesi süperdi. Gitmemiş olanlara şiddetle tavsiye ederim.



Salı ve Cuma günleri salı pazarına gitmesek olmazdı. Kumaş, kurdele, apolet, yaka, fisto ne varsa aldık. Hatta dönerken havalimanında x-ray cihazındaki görevli bantı geri sarıp bayağı bir inceledi bizim valizi :) Anlam veremedi bizim çaput çılgınlığımıza herhalde, yazzık :)



Tişörtlerin aynıları burada da var, herkesin üstünde.



Başka ne yaptıık.. İstinye Park, MetroCity ve İkea'ya gittik ve neredeyse her akşam Cevahir Avm'yi kapattıkta eve geldik. Eve çok yakındı gezmelerimizin en son durağı orası oldu :)

Ayın 24'ünde sevgiliyi kapıp Antalya'ya geldik. Burada da gezdik boş durmadık. Devamı daha sonra :)